|
|
|
Anatolya Günlükleri (Kısa öyküler) 3 Ay, 1 Hafta önce
|
Karma: 1
|
|
Veis'in Arayışı
Birinci Bölüm
"Ömür mü kaldı sanki? Ölüm mü kaldı?" diye söylendi Baş Veis kendi kendine.
Ulu Tanrılar'a mezar olmuş habis toprakların üzerindeydiler. Dünyanın üzerine bir musibet gibi yayılmış, buzlarla kaplı ölüm kokan bir yaraydı sanki. Binlerce fersah güneydeki Fırtına Tepeleri ile kuzeydeki Yedi Tanrıları'n kutsadığı bereketli yemyeşil anakaranın arasında kalırdı. Sanki dünyanın bu parçası güneyden ve kuzeyden hor görülmüştü. Ulu Tanrılar'ın kanı ve kemiği Buz Okyanusu'na çevirmişti burayı; sıcaklığı, yaşamı uzaklaştırmıştı.
Kuzey'deki Büyük Vaha etrafı buzlarla çevrili olmasına rağmen çölün ortasında kalmış bir cennet gibiydi. Devasa ada, milyonlarca cadının, sahirin eviydi.
Veis başını bir gök gürlemesiyle yukarı kaldırdı. "Şuraya bak. Tanrılar ağlıyor," dedi gökten düşen iri taneli yağmur damlalarını gördüğünde. Esirine döndü. Kıtırtır ismini taktığı esiri onu dinlemiyordu. Bu yüzden ona bir tekme salladı.
Yerde sürünerek onu takip eden çelimsiz, zayıf ve zavallı yaratık yalvardı ona alçak sesli hıçkırıklarla. Baş Veis kalın kaşlarını çatarken ona karşı kayıtsız kalarak siyah gömleğinin yakasını düzeltti. Usançla bir iç çekti ve yoluna devam etti. Bir eliyle de yaratığın zincirlerini çekiştiriyordu. Karakura dört ayak üstünde ilerlemeye çalışırken boynundaki tasmaya dokundu.
Baş Veis durdu ve ona döndü. "Bana bak sürpüntü. Eğer o tasmaya bir kere daha dokunursan seni burada bağırttırırım. Seni dünyaya getiren her neyse..."
Karakura "Ama Efendi,” diye başlıyordu ki, sözünü karanlık şimşekler kesti.
"Şimdi çeneni kapat ve beni takip et," dedi Veis sertçe.
Ona boşuna Baş Veis demiyorlardı. Nice yiğitler, nice büyücüler can vermişti onun elinde. İstese bu çelimsiz yaratığı çıplak elle ikiye bölerdi, zira tanrıların kanıyla kutsanmıştı, yüz adamın kudreti damarlarında coşkuyla akıyordu. Hiçbir ölümlü onunla boy ölçüşemezdi.
Gökyüzündeki beyaz dumanların yaklaştığını görünce olduğu yerde durdu.
Yaratık ise bacaklarına kapandı. Karanlık ince derisi sadece dışardan sayılan kemiklerini kapatıyordu. Yüzü, ağzı deforme olmuştu. Keskin dişlerini tıkırdattı ve insan parmağı uzunluğundaki kara tırnaklı pençelerini birbirine sürtünce çelik çınlaması gibi bir ses çıkardı.
Karakura dilini dışarı çıkararak havayı olmayan burnuyla kokladı. Korkunç yüzüne bir gülümseme yayıldı. Albastılardan her zaman iyi yiyecek olurdu. Beyi onu ödüllendirecekti. Yoksa başka neden buraya gelmiş olabilirlerdi ki?
Baş Veis beyaz dumanların arasından fırlayan ak derili yarasa gibi zar biçimli devasa kanatları olan yaratıkları görünce pos bıyıklarını kıvırdı. İki avucunu kuvvetle birbirine vurdu. Ondan yayılan ses ve hava dalgası ak dumanları yok edince iki beyaz canavar sersemlemiş bir halde buzun üzerine düştüler.
Baş Veis insan değildi. Dış görünüşü karşısındakini yanıltabilirdi, tabii iki kulaç yüksekliğindeki boyu, devasa gövdesi ve kasları olmasaydı. Bir devden farksızdı. Yırtıcı ak gözleri yaratıklara odaklanınca burun kıvırdı, yine buna talim edecekti. Onları yakaladığı gibi elleriyle kanatlarını kopardı. Albastılar çığlıklar attılar, pençelerini savurdular, ama bu Veis'in boyunlarını kırmasına engel değildi. En keskin çelik bile onun kudretli bedeninde sıyrık bile açamazken iki tane pençe mi ona zarar verecekti?
Veis keskin dişleriyle bir parça et kopardı ve yanındaki karakuraya attı. Canavarın karanlık gözleri menhus yıldırımların ışığıyla bir anlığına gümüşe döner gibi oldu. Canavar iğrenç bir şekilde eti şapırdatırken ağzından kanlar dökülüyordu.
Veis ise ondan farklı sayılmazdı. Çiğ et dişleri arasında kaymak gibi yayılıyordu.
"Nereye gidiyoruz Efendi?" diye sordu karakura. Beyinin karnını doyurması cesaretini arttırmıştı.
Baş Veis önce ona dik dik baktı, ama kafasını yemeğine çevirerek cevap vermeyi ihmal etmedi. "Babalarımızı bu dünyadan kovan cadının diyarına, onun çocukları orada büyüyüp imansızca yaşıyorlar."
"Neresi orası?" diye sordu canavar. Ağzındaki lokmayı yutmuştu.
Başıyla güneyi uçsuz bucaksız görünen devasa Fırtına Tepeleri’ni gösterdi. "Anatolya diyorlarmış şimdi," diye hırladı nefretle. "Orada o lanetli cadıya tapan bir lideri yok edeceğiz." Sonra kanlı dişlerini gösteren müstekreh bir tebessüm yüzüne yayıldı.
|
|
|
|
|
|
|
|
Cvp: Anatolya Günlükleri (Kısa öyküler) 3 Ay, 1 Hafta önce
|
Karma: 1
|
|
Veis'in Arayışı
İkinci Bölüm:
Geniş hanın içindeki tozlu katran lambalarının turuncumsu ışığında ona şefkatle bakan kalabalığın yüzleri huşu ve gurur ifadesinin karışımı ile örtülüyken, kendisine göre can-ı gönülden bir hakkaniyetle konuşuyordu büyücü.
“Aziler’in, yani tanrılarımızın ve imanın ışığıyla aydınlatıldığımızdan beri hepimizin yaşamı, benliği huzurla doldu. Bizler Araf’taki Mevtalar Nehri’nde boğulan iblislerin karşısında bir kalkan gibiyiz. Yeşermeye çabalayan hastalıklı tohumları helak ederek koruyoruz Ulu Dünya'yı. Onların Anatolya'ya serpilmesine, kök salmasına müsaade edersek, bizi de onlar gibi sefil ve karanlık bir hayat bekleyecektir.”
Kalabalıktan coşkulu haykırışlar yükseldi. “Öldürün onları!”
“Yakın pislikleri!”
“Yok edin iblisleri!”
Yaşlı adam elleriyle onların uğultularını susturmaya çalıştı. “Canınız bildiğiniz bu kasaba halkından birkaçı Ak Su’yu gönüllerinde istemediler. Yani imanın ışığını bedenlerinde arzulamayan bu insan görünüşlü mahlûkatlar, bu tohumlardan olduklarını zikretmiştirler,” diye haykırdı Vaiz kalabalık arasından sesini duyurabilmek için. Ellerini göğe kaldırdı ve “Kutsal olan Aziler’in adıyla!” diye bağırdı.
“Aziler kutsasın!” diye karşılık verdi kalabalık.
“Getirin canileri!” dedi Vaiz sımsıkı dişleri arasından. Yaşlı ve uzun boylu adamın kırışıkları mavi gözlerinin kenarında son buluyordu. O kadar zayıftı ki, üzerindeki beyaz cüppe olmasa ince bir dal gibi görünecekti neredeyse. Yer yer dökülmüş kısa saçları ağarmış da olmasına rağmen çehresinden akan kibir onu gençleştirmiş bile sayılabilirdi.
Kalabalık ikiye ayrılınca toplantı yüzünden hanın duvar kenarlarına çekilen masa ve sandalyeler göründü. Havada küf kokusu vardı, uzun zamandır bu yere el değmemiş gibiydi. Zaten yakın gelecekte bu eşyalar da önemini yitirecekti, Aziler'e hizmet için gerekli olmayan eşya, ev, hayvan veya insanlar yok edilecekti.
İki iri yarı adam ortaya çıktı, elleri ve kolları bağlanmış bir kadınla, küçük bir kızı yerde sürükleyerek getirdiler. Korkuyla inleyen orta yaşlı kadın elbiselerinden de anlaşıldığı üzere köylü biriydi. Çiçek desenli uzun eteği çamurla kaplanmış, entarisi yırtılmıştı, altından giydiği kazağı olmasa çıplak bedeni gözükecekti. On yaşlarındaki küçük kızın dehşetle açılmış yeşil gözleri loş ışığın altında bile ışıldıyordu. Ancak ses çıkaramayacak kadar korkmuş görünüyordu.
Vaizin önüne getirdiklerinde, onları dizlerinin üstüne çöktürdüler.
“Biz sana ne yaptık ha? Bizim ne suçumuz var?” dedi kadın öfkeyle karışık. Elleri arkadan kalın iplerle bacaklarına bağlı olduğu için yerinden kıpırdayamıyordu.
“Aziler’e inanmayan hiç kimse masum değildir,” diye karşılık verdi Vaiz. Sonra kalabalığa dönüp, kollarını, onları kucaklarcasına açtı. “Gördünüz mü işte? Kendisini savunuyor bir de. Hem bir kâfir hem de…”
“Ben kâfir değilim,” diye bağırdı kadın. “Bizim kendi inancımız var, ben Ak Ana'nın takipçisiyim, bizler…”
“Tek doğru ve gerçek yol Aziler’in inancıdır. Diğer bütün inançlara mensup olanlar, doğru yoldan saptıranlar tarafından Araf’tan bu dünyaya gönderilmiş olan gazabı içerek büyüyenlerdir. Bu yüzden Ak Su’yu içmeye gönüllü olmazlar.”
“Ben eşimi bir yaz evvel kurban verdim vebaya,” diye karşılık verdi kadın. “Ama bu benim inancımı köreltmedi.”
“İşte duyuyorsunuz,” dedi Vaiz ibret olurcasına kadını işaret ederek. Parmaklarının arasına aldığı saçlarını geriye doğru taradı. Şefkatin kusulmuş haliyle onları izleyen insanlara göz gezdirdi. “Bu kadın ve çocuk hâlâ sahte tanrılara, doğru yoldan saptıranlara tapıyorlar.”
“En azından çocuğu kurtaralım,” dedi Muhtar Ragıp Efendi. Ellisini geçmiş yaşlı bir adamdı. O da diğerleri gibi vebadan ölmemek için Ak Su’yu gönüllü olarak içmişti.
“Evet,” dedi Vaiz Mehmet onu onaylarcasına avuçlarını önünde birleştirerek.
Kadın buna itiraz edecek oldu, ama iri adamlardan biri onun ağzını bir bezle tıkadılar.
“Evladım,” dedi büyücü ellerini belinde birleştirip küçük kıza doğru eğilerek. Adamın onunla konuşmasına şaşırmış gibi vaize doğru başını kaldırdı kız. Tozlu yanaklarındaki gözyaşlarının derin izleri yüreğinin altında yatan dehşeti uzaktan da olsa hissettiriyordu. “Sen de tanrıların, Aziler’in büyüklüğünü, ihtişamını görmek istemez misin? Büyük Aydınlanma'nın bir parçası olmak istemez misin?"
Onu sadece gözleriyle uyarabilen annesine doğru baktı kız. Başını sağa sola salladığında iki yandan örgü yapılmış kısa saçları yüzüne vurdu.
Vaiz belinden uzun bıçağını çıkardı ve kızın annesinin boynuna götürdü. “Eğer Ak Su’yu içmezsen annenin boğazını keserim.”
Küçük yüzünü ellerine gömen kız hıçkırıklarla “Ne- olur- büyük efendi- yapma!” diyebildi.
“O zaman Ak Su’yu iç ve imana gel,” dedi Vaiz neredeyse hırlayarak.
Nergis inledi. Annesine bir şey olmasındansa ölmeyi yeğlerdi. Daha önce ona bu ilacın ne yaptığını anlatmıştı annesi. O bunu pek anlamamıştı, tek bildiği bu vaiz denen insanların korkunç kişiler olduklarıydı. Fakat şimdi başka bir çaresi yoktu. “Eğer içersem, anneme zarar vermeyeceğine yemin eder misin? Tanrıların adına,” diye ekledi hemen.
“Evet, yemin ederim,” dedi vaiz yüzündeki zafer edasını ifşa eden menfur bir tebessümle. “Eğer Ak Su’yu içersen annene hiçbir şey yapmayacağımıza söz veriyorum.”
Nergis’in başka bir çaresi yoktu. Ellerini çözdüklerinde, içinde bembeyaz, ışıklı bir sıvı olan küçük bir şişe uzattı yaşlı adam ona. Kız annesinin yalvaran elâ gözlerine son kez baktı ve şişeyi bir dikişte bitirdi.
Göğsü aniden ortaya çıkan ıstırabın yangınıyla dolarken öğürdü, ancak kusmadı. Gözlerine kabir karanlığı çöküverdi, bedeninin hâkimiyetini yitirdiğinde yüz üstü yere devrildi. Artık Nergis'e ait her şey yok oluyordu, onun anıları, onun sevdiği veya sevmediği insanlar yoktu. Ak bir ışık doldurdu ruhunu, onu daima seven hatta her şeyden çok sevenlerin olduğunu biliyordu o ışığın içinde. Onları neredeyse duyacaktı, hem çok yakındılar, hem çok uzak; hem gerçek, hem yalandılar.
İçinde onların pırıltılarını görür gibi oldu. Tüm geçmişini yok eden bu ak ışık yüreğine parça parça, kopuk kopuk tutkular yakarır oldu.
Sonunda Nergis ağlamaya başladı, nasıl bu kadar aptal olabilirdi? Annesinin sözlerine kanmıştı; bu muhteşem ışık onun her şeyiydi, onu var eden, onu ölesiye seven sadece onlardı. Zihninde onların şefkatli fısıltılarını duyabiliyordu. Gözlerini tekrar açıp yeniden doğrulduğunda birisinin onu kucakladığını fark etti.
Annesinin bağlarını çözmüşlerdi. Kadın oturdukları ahşap zeminde ona sarılmıştı ve sessizce ağlıyordu.
Nergis hiddetle kendini geri çekti. "Sen!" dedi annesine. Kadın yarı şaşkınlık, yarı korkuyla ne yapacağını bilemez halde kızına baktı. "Sen!" diye bağırdı Nergis bu defa ayaklanarak. İpler bacaklarına dolanmıştı, bu yüzden tökezledi. Vaizin işaretiyle kalabalıktan iki kişi onun bağını bıçaklarla kestiler.
"Sen bana yalan söyledin!" diye bağırdı Nergis kadına.
Annesi neredeyse nutku tutulmuş halde sordu. "Ne yalanı?"
"Bana Vaiz Efendi'nin ve Ak Su'yun kötü olduğunu söylemiştin," dedi Nergis; göğsünden ciğerleri sökülecek kadar kuvvetle soluk alıp veriyordu. "Aziler'in kötü olduğunu söylemiştin, bana zarar vermek istediklerini söylemiştin. Tanrılar benim her şeyim hâlbuki."
"Sana ne oldu böyle?" diye sordu annesi dehşetle, yaşlı gözleri vaizi buldu. "Ona ne oldu? Kızıma ne yaptınız?"
"Her şeyin doğrusunu ve gerçeğini görmeye başladı," dedi vaiz kendinden memnun bir edayla. Kalabalıktan onaylama sesleri yükseldi. "Senin gibi varlığıyla her şeyi zehirleyenlere bunu göstermek bizim borcumuz. En azından kızını kurtarmayı başardık. Ölmeden önce söyleyeceğin son bir şeyin var mı kadın?"
"Onu öldürmeyeceğinize yemin etmiştiniz," dedi kız şaşırarak. Kollarını göğsüne kavuşturmuş, annesine büyük bir kinle bakıyordu. Zihninde o güzelliğin sesini duyabiliyordu hâlâ. Onun benliğini yiyip bitiriyorlardı. Nergis artık sadece onlar için vardı. "Yemininizi bozmanızı istemem yüce efendi."
"Evet, onu öldürmeyeceğime yemin etmiştim," dedi vaiz sırıtarak. "Ama senin onu öldürmeyeceğin konusunda bir şey söylemedim."
Küçük kızın yüzüne dehhaş bir gülümseme yayılırken az önceki hayat dolu yeşil gözleri, şimdi fersiz ve soğuktu. "Ben mi öldüreceğim?" diye tısladı kız neredeyse kendisine ait olmayan bir sesle. Bıçağı vaizin elinden kaptığı gibi annesinin üzerine sıçradı. Hayrete uğrayan kadının feryatları hanın ıssız duvarlarını tırmalarken olanları en arkadan izleyen Baş Veis'in de ağzı sulandı. Ne zaman vahşet görse karnı acıkırdı. Zaten aç olmadığı zaman yok gibiydi.
Biraz sonra kahverengi küçük örgülerine kadar annesinin kanıyla yıkanmış olan küçük kız elindeki bıçağı bırakarak vaizin ayaklarına kapandı. "Beni affedin Vaizim," dedi incecik bir sesle. "Bu kötülüğün var olmasına dayanamadım. Tanrılarıma hakaret etmişti bu pis kadın."
"Affedilecek bir şey yok," diye yanıt verdi vaiz kızın başını okşayarak. Gözleri terk edilmiş bir evin pencerelerini andıran kadının cansız bedenini götürmeleri için başıyla kasaba halkına işaret etti.
"Gerçekten etkileyiciydi, büyücü," dedi Baş Veis en sonunda dayanamayarak. Bütün kafalar onun devasa bedenine çevrilince bazıları yüzlerinde korku, bazıları da huşuyla ona odaklandılar.
|
|
|
|
|
|
|
|
Cvp: Anatolya Günlükleri (Kısa öyküler) 3 Ay önce
|
Karma: 3
|
|
Ön okuma niteliğinde ki bu kısa öyküleri bizimle paylaştığınız için teşekkürler..
|
|
|
|
|
|
|
|
Cvp: Anatolya Günlükleri (Kısa öyküler) 3 Ay önce
|
Karma: 1
|
|
Rica ederim. Bu sadece romanla aynı dünyada, kitabın başlangıcından önceki bir zaman diliminde geçen bir öyküdür. Henüz tamamlanmadı maalesef.
|
|
|
|
|
Sauron
Maiar IRK: Maia SINIF: Yüzüklerin Efendisi KRİTER: Kaotik Kötü
Ana Profil
Gönderiler: 207
|
|
Cvp: Anatolya Günlükleri (Kısa öyküler) 3 Ay önce
|
Karma: 8
|
|
Öykünüz tamamlandığında sizin imzanızla Anasayfa'dan yayınlarız sevgili Kezmimeren.. Yazmış olduğunuz öykünüzü forumumuzda bizimle paylaştığınız için teşekkürler..
|
|
|
|
|
|
|
|
Cvp: Anatolya Günlükleri (Kısa öyküler) 1 Ay önce
|
Karma: 1
|
|
Veis'in Arayışı
3. Bölüm
"Sen de kimsin?" diye sordu Vaiz Mehmet.
Dev, kanlı dişlerini göstererek sırıttı. "Ben Yedi Tanrılar'ın Baş Veisi'yim."
"Veis mi? O ne demek?"
Heybetli adam bir adım öne geldiğinde ahşap zemin isyan edercesine gıcırdadı. Sus pus olan insanlar ise korkuyla gerilediler. "Senin irfan sahibi olman gerekmiyor mu büyücü? Veis'in ne demek olduğunu bilmeyen birini vaiz yapıyorlar mı? Ben Yedi Tanrılar'a hizmet ediyorum. Onların bu dünyadaki yargıcı ve celladıyım. Veis bu anlama geliyor."
Devin sesindeki vahşetin tınısı onu korkutsa da etrafındaki kalabalıktan cesaret aldığından ötürü yaşlı adamın geri adım atmaya niyeti yoktu. "Sen gerçekte kimsin?" diye sordu. "İnsan değilsin değil mi?"
Baş Veis düşüncelere gömüldü. Bu iyi bir soruydu.
Baş Veis bir zamanlar hiç kimseydi. Yanındaki sürüklediği karakura kölesinden bile daha değersizdi. Bundan elli sene evvel Yedi Denizler'de Mücevher Adaları'ndan birinde bir köle olarak doğmuştu. Babası adaya gelen binlerce korsandan birisiydi, onu hiç görmemişti. Çünkü Veis'in annesi de fahişe bir köleydi. En azından ona anlatılan buydu.
Gün boyu çuvallara doldurulan mücevherleri sırtlar, madenin en altından dışarıya taşırdı. Bunun dışında hiçbir şey bilmezdi. Sefil hayatının ilk yirmi yılını kırbaçlanarak, dayak yiyerek, birilerine kul, köle olarak geçirmişti. Ta ki o esrarengiz sarı saçlı kadınla tanışana dek...
Adaya bir saldırı olmuştu ve köleler, cariyeler, fahişelerden oluşan ada sakinleri kendilerini yine bir barbar-korsan savaşının ortasında bulmuşlardı. Mücevher adalarında bu tür baskınlar yaygındı. İşte o zaman cadıyla yolları kesişmişti. Veis'e gerçek kaderini göstermiş, onu tanrıların kanıyla kutsamıştı.
Vaizin çatlamış sesi onu düşüncelerinden uzaklaştırdı. "Sana kimsin dedim! Senin.."
"Buraya senin tanrıların için gelmedim," diye sözünü kesti Veis bir adım daha yaklaşarak. Onun devasa bedeni yüzünden hanın salonu ufalmıştı sanki. Katran lambaların ışığı burayı aydınlatmaya yetersiz kalıyordu. "Bir cadı arıyorum."
"Kimi?"
"Ak Ana denen cadının soyundan gelen bir Ak Cadı'yı."
"Kimi aradığının bir önemi yok," diye buyurdu yaşlı adam tartışmayı sonlandırırmış gibi katı bir tonla. Bir eliyle çenesini sıvazlarken onu tepeden tırnağa inceledi. "Kim olduğun da fark etmez Veis. Sen de Aziler'in Ak Su'yunu tadıp doğru yoldan saptıranlardan vazgeçmelisin. Senin..."
"Söylediğim cadının nerede olduğunu biliyor musun?" diye sordu Veis canı sıkılırmış gibi.
Büyücü onu hiç duymamışçasına devam etti. "Senin de bu kâfirliğini inkâr edebilmen..."
"Kapa çeneni salak!" diye hırladı dev.
"Sen de kim..."
"Ben tanrıların buyruğuyum!" dedi Veis yumruklarını sıkarak. "Konuş ihtiyar!"
Vaiz öfkeden titrerken bileklerini büktü. Hava zerrecikleri bir araya gelmiş, sertleşmiş ve keskin bıçaklara dönmüştü. "Fesa Meyir!" diye böğürdü.
Havadan yaratılan bıçaklar Veis'e süratle çarptığı gibi kayboldular.
Kalabalık, bir işaret verilmiş gibi deve hücum etti. Baş Veis'in arkasında saklanan karakura o zamana kadar kendisini belli etmemişti. Yaratık, adamlardan ikisinin birden üzerine sıçrarken Veis diğerlerinden daha iri yarı iki adamı boyunlarından yakaladı. Onların nefes borularını ezdiğinden emin olduktan sonra öbürlerinin üzerine fırlattı.
Vaiz bileklerini bükerek avuçlarından Veis'e doğru karanlık bir yıldırım gönderdi. Devasa adam yıldırımın vücuduna çarptığını gördü ancak bedeni gelen büyüleri adeta yuttuğundan bunu da umursamadı.
"Sen nesin böyle?" dedi vaiz dehşetle. Adamlarına "Gebertin şu ucubeyi!" diye bağırdı.
Bir anda kan beynine sıçradı. Veis güçlerini elde ettiğinden bu yana hiç bu kadar öfkelendiğini hatırlamıyordu. Ona kimse ucube diyemezdi. O tanrılar tarafından kutsanmıştı. Yedi Tanrılar onu seçmişti.
Büyücü korkuyla gerilerken diğer adamlar tasmalarından zorla çekilen köpekler misali Veis'e saldırdılar. Kıtırtır denen karakura birçoğunu pençeleriyle parçalayarak öldürürken Veis adamlardan birinin büyük bir bıçakla üzerine yürüdüğünü gördü.
"Hadi saplamaya çalış!" dedi Veis. Kollarını göğsüne sardı. Adam gözlerinde vahşetin cebbar tutkusuyla bıçağını onun karnına defalarca vurdu. Dev, çeliğin dokunuşunu hissetti ancak buna kayıtsız kalmıştı zira ona hiçbir şey olmadığı gibi bıçağın ucu da eğrilmişti. Adam şaşkınlıkla elindeki bıçağa bakarken Veis ona bir yumruk salladı. Adamın ayakları yerden kesildi ve köşelere çekilmiş masaların üzerine düştü.
Veis, az evvel annesini öldüren küçük kızın da üzerine yürüdüğünü fark etti. Nergis'i tek eliyle belinden tutup kaldırdı. Genç kız yumruklarını ona savuruyor. Tükürükler saçarak küfürler yağdırıyordu. Veis iki adımla odayı aştı ve kapıyı açıp kızı dışarıya çıkardı. Yaşı bu kadar küçük olan birini öldürmemeliydi. Yedi Tanrılar bunu istemezdi.
Tekrar odaya döndüğünde karakuranın birkaç adamın üzerine çıkmış onları pençeleriyle parçaladığını görmüştü. Diğerleri ise ya bayılmış, ya da ölmüştü.
Büyücü korkuyla sırtını duvara vermişti. Kaçacak bir yeri yoktu. Dehşet içinde hıçkırıyordu.
"Sana söyledim," dedi Veis kızgınlıkla. "Ak Cadı'yı arıyorum. Eğer bana yardım edersen..."
Yaşlı adam şok geçiriyormuş gibi kendi kendine söyleniyordu. "Yüce Kızagan sen bu ölümlü kulunu bağışla, iblisi yenemedi ve..."
"Kes sesini!" diye kükredi Veis. Sesi yüzünden yüzeyleri tozdan renk değiştirmiş olan cam şişeler paramparça oldu. Vaiz de hıçkırığını yutkundu. "Bana bilmek istediğimi anlatacaksın. Nerede bu Ak Cadı denen korkunç mahlûkat?"
|
|
|
|
|
|